Tunceliler Zaza Mı? Siyaset Bilimi Perspektifinden Bir Değerlendirme
Toplumların nasıl organize olduğu, hangi güç yapılarına sahip olduğu ve bireylerin bu yapılar içindeki yerleri üzerine yapılan analizler, siyaset bilimcilerinin en çok kafa yorduğu sorulardan biridir. Bu tür analizlerin, toplumları ve tarihsel süreçleri anlama noktasında ne kadar kritik olduğu tartışılmaz. Zira, toplumsal düzenin oluşumunda ve toplum içindeki güç ilişkilerinin şekillenmesinde, kültürler, kimlikler ve etnik yapılar kadar ideolojiler, kurumlar ve meşruiyet gibi soyut ama bir o kadar da somut unsurlar etkilidir. Peki, Tunceliler Zaza mıdır? Bu sorunun sadece bir etnik kimlik tartışması olmanın ötesinde, Türkiye’deki iktidar ilişkilerinin, yurttaşlık anlayışlarının, katılım biçimlerinin ve demokrasi arayışlarının sorgulanması gereken derin bir sorunsal olduğunu savunmak mümkündür.
Toplumsal Kimlik ve Güç İlişkileri: Zaza ve Alevi Kimliği
Tunceli’deki toplumsal yapıyı incelediğimizde, Zaza ve Alevi kimliğinin birbirine ne kadar yakın olduğuna dair çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Bu iki kimlik, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlardan beslenen ancak toplumsal ve siyasal alanlarda benzer biçimde şekillenen özelliklere sahiptir. Zaza olmak, etnik bir kimliği ifade ederken; Alevi olmak, daha çok dini ve mezhebi bir aidiyet olarak kendini gösterir. Fakat, Tunceli’deki toplumsal yapıyı incelediğimizde, bu kimliklerin sıklıkla iç içe geçtiğini ve zaman zaman birbirini tamamlayıcı bir rol oynadığını görmekteyiz. Peki, bu durumun güç ilişkileri üzerindeki etkisi nedir?
Etnik kimlikler ve mezhebi aidiyetler, toplumun katmanlarında belirli bir yer edinmiş ve bu kimlikler üzerinden oluşturulmuş bir meşruiyet zemininde varlıklarını sürdürmektedir. Tunceli’deki Zazaların Alevi kimliğine sahip olmaları, bu bölgedeki toplumların siyasal temsil ve katılım süreçlerini de etkilemiştir. Güç, bu toplumsal yapılar içinde meşru kabul edilen bir sistem aracılığıyla dağıtılırken, aynı zamanda kimlikler üzerinden de şekillenmektedir.
Meşruiyet ve Katılım: Tunceli’nin Toplumsal Yapısına Dair Sorular
Siyaset bilimi açısından meşruiyet, devletin ve iktidarın varlıklarını sürdürebilmesi için halkın onayına dayalı olması gerektiğini ifade eder. Peki, Tunceli’deki halk, devletin sunduğu meşruiyeti ne kadar kabul etmektedir? Bu sorunun cevabı, hem etnik kimliklerin hem de mezhebi aidiyetlerin rolü açısından oldukça önemlidir. Tunceli’deki halkın, devlete karşı duyduğu güven ve katılım düzeyinin, bu kimliklerin güçlenmesiyle bir paralellik gösterdiği söylenebilir. Alevi kimliği ve Zaza kimliği, tarihsel olarak marjinalleşmiş ve çoğu zaman dışlanmış kimlikler olmuştur. Bu dışlanmışlık, toplumsal katılımın önündeki engelleri arttıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, bu marjinalleşme ve dışlanmışlık, aynı zamanda toplumsal ve siyasal hareketlerin doğmasına da yol açmıştır.
Meşruiyetin bu kadar önemli bir yer tuttuğu bir toplumda, Zaza kimliği ve Alevi kimliği gibi toplumsal yapılar üzerinden siyasetin nasıl şekillendiği üzerine düşünmek gerekmektedir. Katılımın engellenmesi, toplumsal grupların kendi kimliklerini ifade etmelerini zorlaştırırken, bu gruplar da iktidara karşı alternatif güç yapıları oluşturma yoluna gitmişlerdir. Bu alternatif yapılar, zaman zaman devletin otoritesini sorgulayan ve ondan bağımsız hareket eden toplumsal hareketler olarak karşımıza çıkmaktadır.
İktidar, İdeoloji ve Demokrasi: Tunceli’den Güncel Bir Perspektife
Türkiye’deki genel siyasal yapıyı ele alırken, Tunceli’nin özgün durumu, geniş ölçekteki siyasal değişimlerin nasıl yerel düzeyde yankı bulduğunu anlamamıza yardımcı olabilir. Tunceli’nin kimlik temelli siyaseti, devletin egemenlik kurma biçimini ve halkın bu egemenlik karşısındaki tavrını analiz etmek açısından önemlidir. İktidar, devletin egemenlik kurma şekli olarak tanımlandığında, bu egemenliğin zayıf olduğu, halkın katılımının sınırlı olduğu bölgelerde alternatif güç yapılarına rastlamak mümkündür. Tunceli gibi yerlerde, bu alternatif güç yapılarına dayanan politik hareketler, genellikle tarihsel olarak baskılanmış kimliklerin öne çıkmasıyla şekillenir.
Zaza kimliği ve Alevi kimliği, devletin sunduğu meşruiyeti kabul etmeyen ve kendi kimliklerini özgürce ifade etmek isteyen bir toplumun parçası olarak, iktidara karşı direnç oluşturmuş ve bu direnişi örgütlü bir biçimde siyasal katılım olarak ortaya koymuştur. Ancak, burada önemli olan bir diğer konu da, bu katılımın demokrasiye nasıl etki ettiği ve demokrasiyi nasıl şekillendirdiğidir. Demokrasi, sadece seçimlerdeki temsiliyetle değil, aynı zamanda toplumsal grupların kendi kimlikleri ve talepleri doğrultusunda siyasal alanda yer alabilmeleriyle tanımlanmalıdır. Tunceli’deki toplumsal yapının devletle ilişkisi, bu bağlamda, demokrasi ve katılım arasındaki gerilimin en net görüldüğü alanlardan biridir.
Sonuç: Kimlik, Katılım ve Demokrasi Arasındaki Dönüşüm
Tunceli’deki Zaza kimliği ve Alevi kimliği, sadece etnik ve dini kimlikler değil, aynı zamanda toplumsal katılımın, iktidarın meşruiyetinin ve demokrasi anlayışının şekillendiği alanlardır. Bu kimliklerin, özellikle devlete karşı duyulan güvensizlik ve dışlanmışlık hissiyatı, alternatif siyasal hareketlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ancak, bu siyasal hareketlerin meşruiyet kazanabilmesi ve katılım sağlayabilmesi, yalnızca kimlik temelli bir siyasetin ötesine geçerek, demokratik temellerin güçlendirilmesiyle mümkün olacaktır. Tunceli örneği, bu bağlamda, kimlik ve katılım arasındaki ilişkinin dinamik bir şekilde evrildiği bir alan olarak incelenmelidir.
Peki, bu durumda, toplumların gerçek anlamda demokratikleşebilmesi için kimlik temelli siyaset yerine daha kapsayıcı bir yurttaşlık anlayışına mı ihtiyaç vardır? Alevi ve Zaza kimlikleri gibi toplumsal yapıların, devletin sunduğu meşruiyet zemininde ne kadar yer alabileceğini düşündüğümüzde, bu sorunun cevabını bulmak hiç de kolay olmayacaktır.